10 Aralık 2010 Cuma

hoşgörü politikası

Hukuk, somut olayları soyut genel-geçer kavramlar üzerine oturtmaya çalışarak bir şekilde en doğru düzeni sağlamaya çalışır. Bu düzeni sağlamanın yolu hukuk bilimine göre soyuttan somuta doğru bir yöntem izlemektir. yani soyut olan yasalar, somut olan olaylara yine yasadan daha somut olan genel hukuk ilkelerine göre uygulanacaktır. bunu yaparken çoğu zaman bir tümdengelim yöntemini takip ederek, çerçeveyi daraltacak, yetemediği noktalarda karar vericinin takdir yetkisine başvuracaktır. ancak şu da unutulmamalıdır ki bu süreç içerisinde hukuk biliminin en önemli sujesi insandır. yasalar ve genel hukuk ilkeleri düşünüldüğünde hukuk biliminin tek tipleştirmeye yönelik yöntemleri içerisinde barındırdığını söyleyebilirmiyiz?

elbetteki söyleyemeyiz ancak günümüzdeki hukuk sistemlerinin farklı olana bakış açıları neresinden bakarsanız bakın, temelde önemli bir yanlışı barındırmakta. elbette ki türkiye cumhuriyeti devleti yasaları bu yanlışlıklardan en uç noktada olanı. bize en yakın olandan başlayalım.

Türkiye nüfusunun yüzde 99'u müslüman olan laik demokratik bir hukuk devletidir. elbette ki anayasamızda böyle yazmamakta. zaten bu yazımın konusu da tam olarak bu...

Osmanlı imparatorluğu...

osmanlı halkını müslimler ve gayrimüslimler olmak üzere ikiye ayırabiliriz. devlet yönetimi tamamen bu esasa göre düzenlenmemiş miydi? halk dinlerine göre sınıflandırılmıştı. Buna rağmen Osmanlı imparatorluğunun 'gavur' lara hoşgörülü davrandığı tarihçiler tarafından hep söylenir. Zaten Osmanlı da bu yüzden yıkılmadı mı? yanlış anlamış olabilirsiniz konumuz asimile etmek falan değil. Evet Osmanlı İmparatorluğu gayrimüslimlere göstermiş olduğu hoşgörüden ötürü yıkılmıştır. çünkü osmanlının o dönemde yapmış olduğu bir hoşgörü politikası değil bir ötekileştirme politikasıdır. işte bu yüzdendir ki osmanlı'nın gayrimüslim diye adlandırdığı halk kesimi kendini hiçbir zaman osmanlı gibi hissetmedi. benzer hatalar bugün de yapılmakta...

Türkiye Cumhuriyeti...

Lozan.. Azınlık konusu yine gündemde. ruhban okulundan tutun da rum kesimin nüfus mübadelesine kadar. o gün dahi türkiye'de yaşayan farklı dinlerdeki, farklı ırklardaki vatandaşlarımızın haklarından, ancak bizim sorumlu olabileceğimizi öğrenememişiz. hala öyle bir bakış açısıyla bakıyoruz ki, müslüman ve türk olmayan herkesi azınlık zannediyoruz. öyleyse azınlık kimdir? çok basit. hiç bir üniter devlette azınlık diye bir kesim olamaz. evet o devlet çoğulcudur. çoğulcu olmayı azınlığın haklarını korumak olarak açıklarız. ama buradaki azınlık niceliğini subjektif niteliği bakımdan kazanmamakta. tersine fikirleri dolayısıyla bir objektif niteliğinden kaynaklanan nicelikteki azlıktan almakta. yani burada subjektif nicelikten algılamamız gereken o grubun 'dili, dini veya ırkı' olabilir.objektif nitelikse, sorunlara dayalı fikirleridir elbette. laik, sosyal,demokratik bir hukuk devleti bu şekildeki subjektif niceliklerle çoğulculuk bakımından ilgilenmemelidir. Bu konu dar anlamda çoğulculuğu içinde barındırsa da geniş anlamda niceliğine bakılmaksızın ve niteliği de göz ardı etmeksizin, Bireylerin devletiyle olan, yalnızca hukuki olarak değil aynı zamanda manevi olarak da vatandaşlık bağlarını güçlendirici bir biçimde çözüme kavuşturulmalıdır.
Uzuncası biraz karışık olsa da sanırım kısacası şu; bir vatandaşa subjektif nitelikleri dolayısıyla sahip olması gereken hakkı, bir devlet hediye etmez. o hakkı hakkı olana vermek devletin görevidir. çünkü ancak bu sayede insanlar, vatandaşlık bağıyla bağlı oldukları devleti, manen de sahiplenebilirler. yeter ki iki taraf da samimi olsun. bunu yalnızca devlet erkanımız değil, herşeyden önce halkımız öğrenmelidir.


9 Aralık 2010 Perşembe

mülkiyeli arkadaşlara tebrik mesajı

Konuşan insanı kimseler sevmez. Çok konuşan insanı kimse sevmez. Susmayan insanlardan herkes nefret eder. bu yüzden kimse konuşmaz, herkes kullanılır bu yüzden! yazmayı çok severiz ama yazdıklarımızı kimseye okutmayız mesela, dalga geçilir çünkü, gülerler!

Biz, Türk Gençleri, korkularımızla örüyoruz dünyamıza bütün duvarları. kendimize güven eksikliğimiz bundan. daha doğru düzgün konuşmayı öğrenmeden, üniversiteye gelince yazmayı öğretiyorlar, öğrendiğimizi sanıyoruz birkaç afili cümlelerle. fikirlerimizi kaybediyoruz konuşup paylaşmayarak, denemiyoruz bile onları anlatmayı.. fikirlerimizi rekabet ettiremiyoruz bir türlü. aklımıza geleni hemen uygulama çabamız alkışlanmaya değer tabiiki ancak eylemimiz sonucunu doğurmadan, o eylemi niye yaptığımızı unutuyoruz, birisi sorduğunda 'neden?' diye, cevap kendini saçma sonuçlarda bitiriyor. sonuç; hüsran içinde hüsran! neyi neden yaptığımızı bilmezsek, nereye gittiğimizi nasıl görebiliriz ki?

soğuk-sıcak

bu gece yağmur yağsın'ı dileyerek kapattım falımı,
bana bulut gönderen güneşten yağmur diledim dün gece..
uzun süredir beklerdim ben yağmur'u ama,
ilk kez istanbul'suz ve denizsiz diledim!

yalnız uyuyan bir adam gibi banktaki,
banktaki adam sıcak bir ev düşler uykusunda,
bense bol yağmurlu bir boğaz düşlerim sıcak yatağımda!

29 Kasım 2010 Pazartesi

düşünce üzerine..

''düşünceler bizi kendimizden alır. aslında olmadığımız benliğimize giderken yalnızlığa doğru kovalanırız. bu yüzden kaçarız düşündükçe. ne sanırsın.. arkadaşlığı en büyük maneviyatta arayıp da cismani dünyada hissedebilmek yalnızca. bu, bunun sonucudur. bir de arada böyle mehtabı izlerim. kendi hayatımı görebildiğim tek yer burası bu yüzden. gerçek olmayan bir yansımanın, sadece gözlerime hitap edebilen başka bir yansıması. varlığımı en kolay sorgulayabildiğim yer burası sanırım bu yüzden. neyin yansıması olduğumu düşünmekle geçiyor ömrüm. neyin aldatmacasıyım diye düşünürken, kendimi olmak istediğim kişinin en kötü huylarını bürünmüş şekilde buluyorum. anladın mı?''

ilk defa, ön yargısızca dinlediği kumsaldaki sarhoş adamı, bir an için anladığını sandı sanmasına da, anladım demeye gücü yetmedi. oysa ki mehtap onun için dünyanın en güzel görüntüsüydü. bir an için aykırı olduğunu düşündü, yanındaki sarhoş adamın. sonra hayatında sorduğu en anlamlı soruyu sordu kendince 'aykırı olmak mı? kime ve neye aykırı?'.. kendi düşüncelerinde boğuldu, uzun süre nefes almayı unuttu, düşünceler düşünceleri ve anılarından oluşan bir tutam kanıtları doğurdu doğurmasına da, nefes almak aklına geldiği zaman, düşüncelerini öldürdüğünü bilemezdi...


müzik yazdırır adama..

efenim denizi birazcık seviyorsanız, yanınızda da güzel bir kız varsa kalamıştaki marinayla iskelenin tam ortasındaki çay bahçesine gidiniz.. ve susunuz! zira karşınızdaki güzel bayan öyle güzel bir manzarada susmayacaktır. belki de karşısındaki adamı o güzel manzaradan kıskandığı için, konuştukça konuşacaktır. E haksız da değildir kadın! çünkü adam her ne kadar o kadını manzaraya layık gördüğü için getirmiş olsa da yanında, ister istemez düşünecektir 'hangisi daha güzel? manzara mı, su insan güzeli mi diye! hele bir de güneş batıyorsa...

22 Kasım 2010 Pazartesi

yeni kayıt

kendimde geçmişten bugüne neleri kaybettiğimi, nasıl kaybettiğimi öğrenmek, daha neleri kaybedebileceğimi göstermekte zorlanmadı... öğrenmek uzun zaman aldı da kendimin yarısını kurtarmama yetmeyecek gibi! uçurtmacı olsa olsa kendi hayatına karşı kafiyesiz kalmakta! uçurtmalarsa en doğru kafiye olmaktan çıkmakta!



doğduğum şehrin, güneşiyle doğdum! ve hayatımda ilk kez ölümümü, doğduğum şehrin güneşinde hayal ettim! Aslında var olduğum, beni bağrına bastığını sandığım şehirse, mezarımı kazmakta!

19 Ekim 2010 Salı

mutluluk üzerine

eğer birçok insan hakkında birçok şey biliyorsanız nabarsınız? benim yaptığım 'susmak'..

insanlar ne kadar ilginç.. kendilerini en mükemmel hissettikleri zaman, karşılarındakine en fazla zarar verdikleri zaman oluyor. işte tam da bu evrede insanın değişime olan açıklığı ivme kazanıp tavan yapıyor. bu konuda çeşitli örneklemlerimiz muhakkak var etrafımızda..

peki bu evreye nasıl gelinir? üzerinde çok düşündüm, iyi kafa yordum.. belki de sırf bu konu yüzünden günlerce somurttum.. sonuç: tek neden mutluluk!

Mutluluk nedir?

tarihten bile eski bir soru.. yaradan kadar gizemli.. cevap da burda yatmakta zaten. kimine gore mutluluk diye bir şey yok. kimine gore afyondan bir farkı yok. kimine goreyse ona ulaşmak hayat denen şeyin amacı. Just like god!

ha bi de bulaşıcı!

bence.. öyle bişi var.. ve evet afyondan farkı yok. ve ona ulaşmak hayatlarının amacı olan insanları afyonlamak benim tek amacım.

bense, afyon sevmem.. afyon insanı salak yapar, ve bulaşıcı olan salaklıktır.